EĞİTİMİN, İNSANLIĞIN GELECEĞİ ÜZERİNDEKİ BELİRLEYİCİ ROLÜ
Günümüzde diğer tüm meslek dallarında olduğu gibi öğretmenlikte de çok belirgin bir uzmanlaşma olgusu yaşanıyor. Artık öğretmenlik, mesleğin gerektirdiği tüm bilgi ve beceri formasyonlarını taşıyan insanlara verilebilecek bir görev ve sorumluluk alanı haline geldi. Öğretmenlik mesleğinin uygulama alanları, amaç ve kapsamıyla ilgili veriler değerlendirildiğinde; “eğitimci” kavramına daha yakın bir meslek alanı olduğu görülür. Eğitimcilik ise aslında, en kısa tanımıyla bir insan ve toplum mühendisliğidir. Bu denli yüksek sorumluluk taşıyan bir alanın, formasyonsuz ya da formasyonu eksik kişilere bırakılmasının sakıncaları, aydın sorumluluğu taşıyan herkes tarafından düşünülmesi gereken bir konu olmasının yanısıra tüm insanlığın geleceğini ilgilendiren bir önem derecesine ve önceliğe sahip olması yönüyle de ele alınmalıdır.
Bu çerçevede ele alındığında öğretmenlik, salt bir memuriyet olmadığı gibi; sorumluluk alanı, birileri tarafından kendisine yüklenen ödevleri yerine getirmekten ibaret meslek alanı da olamaz. Her öğretmen bağımsız, özgür düşünüp, araştırabilen, görev ve sorumluluklarının kapsam ve içeriğini sorgulayabilen, ulaştığı bilgileri yeni yorumlar oluşturmada kullanarak, bunları diğer meslektaşlarıyla paylaşmak adına tartışabilen uzman bir eğitimci olmakla yükümlüdür.Türk Milli Eğitimine yön veren kadrolar kadar, bunların gösterdiği yönde ilerlemekle görevli öğretmenlerin formasyonları, hangi bilimsel verilere göre oluşturulmuş ve nasıl sağlanmıştır? Gerçek formasyon sahibi bir öğretmenin, formasyonsuz bir yönlendiricinin yapacağı yanlış yönlendirmeleri kabullenebilmesi ne kadar mümkün olabilir? Hem yönlendiren, hem de yönlendirilenlerin tam formasyon sahibi olduğu bir ülkede, Türk Milli Eğitiminde yaşanmakta olan gerileme ve yozlaşma eğilimi ortaya çıkabilir miydi?
Her işin ehline verilmesi gerektiği düşüncesi, binlerce yıldan beri insanlığın bilincine kazınmış bir gerçekliktir. Bu gün Türk Milli Eğitimi ehil olmayan ellerde, yani tam formasyon kazanamamış, ya da bir başka deyişle formasyonu etiketten ibaret olan eğitimcilerce, yararsızlaştırılmaktan da öte, yanlış ve zararlı uygulamalarla doldurulmuş bulunmaktadır. Eğitimimiz özden ve nitelikten uzaklaştırılıp, biçim ve niceliğe indirgenerek, akıl ve bilim ölçütleriyle sorgulama yerine, kuru kuruya ezbere dayalı bir bilgi hamallığına, daha da önemlisi safsata ve hurafeleri öne çıkaran bir anlayış yönünde uç noktalara doğru itilmektedir.
Öğretmenlik sıfatını taşıyan bireylerin sahip olmaları gereken nitelikleri göz önüne alındığında, toplumun her alanda en yetkin bireylerinin öğretmen olması gerektiği görülür. Bu gerekliliğin sağlanabileceği yolun da, eğitim sürecinin üretim süreçleriyle içiçe uygulanmasından geçtiğini düşündüğümüzde, günümüz Türk eğitim sisteminin yanlış yönlenişindeki ana yol ayrımı bu noktada kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır. Kısacası, bir çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da tamamen sanal bir program uygulanmakta, her şeyin aslı, gerçeği yerine "gibi" olanı (yada görüneni) yeğlenmektedir.
Öğretmenlerin toplumsal statülerini belirleyen olguları görebilmek için de,öğretmenlerin ideal düzlemde sahip olmaları gereken nitelikleri ile, gerçekte sahip oldukları arasındaki farka bakılmalıdır. Çünkü öğretmenler toplumsal ilerlemeye yaptıkları katkı oranında toplumsal statüye sahip olabileceklerdir. Buradaki "ileri toplum" nitelemesi elbetteki yalnızca ekonomik anlamda değerlendirilmemelidir. Yalnızca üreten ve tüketen bir toplum değil, aynı zamanda doğayla bütünleşmiş, yaşanabilir bir çevrenin oluşum ve gelişimine katkı sağlayabilen bir toplum, gerçek anlamda ileri olabilir.Bu niteliklere sahip bir topluma ulaşabilmek için ise, öncelikle toplumsal çelişkilerin giderilmiş, gereksiz çatışmaların aşılmış olması gerekiyor.
Her şeyden önce, günümüz Türk öğretmenlerinin genel özelliklerinin oluşumunda temel belirleyici faktör olarak işaretlenebilecek olan “edilgen” tavır ve tutum benimseme eğilimi, Türk eğitim sisteminin başlıca açmazı olarak karşımızda duruyor. Bilimsel olarak irdelendiğinde görülecektir ki; edilgenlik, teslimiyetçiliği ve sürü psikolojisini de beraberinde taşımakta ve bu özellikleriyle bilimsel 'eğitim' tanımının özüne ters düşmektedir. Konuya bu perspektiften bakıldığında, edilgenleştirilmiş öğretmenlerin halihazırdaki eğitim sistemi içinde kendilerini kopyalamaya yönelerek, toplumun diğer kesimlerini de 'edilgenleştirme' eğilimine girdikleri görülecektir. Türk eğitim sisteminin ana eksenini oluşturduğunu tereddüte gerek görmeden söyleyebileceğimiz “edilgenlik” kavramı; sonuçta toplumsal bir olguya dönüşmekte, Türk toplumunun edilgen, pasif, kolay yönetilip yönlendirilen, sömürülmeye ve köleleştirilmeye açık bir yapı geliştirmesine zemin hazırlamaktadır.
Edilgenlik, bir davranış biçimi olarak pratikte, güçlü ile zayıf arasında kurulan bir etkileşim türüdür. Bu ilişkide güçlü olan etkin olarak, kendi kurallarını diğerine dayatmakta, zayıf olana ise bu kurallara uymak düşmektedir. Burada, eşit olmayan, adaletsiz ve onursuz bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Bir başka ifadeyle sağlıksız ve dengesiz bir durum anlamı taşıdığı söylenebilir. Bu sağlıksız ve dengesiz durumların zincirleme reaksiyonlar halinde çoğalarak genelleşmesi gibi bir sonuç, eğitim sisteminin de katkısıyla bu gidişin sonunda kaçınılmaz olabilir. İnsan denilen akıllı canlı türünün tüm üyelerini kapsayacak ölçüde yaygınlaşarak genelleşecek olan bu dengesiz ilişki, doğal yaşamın sürmesi için gerekli olan doğal dengeleri, yani doğal yaşam döngülerini de bozmaya başlayacak, bu yeni sürecin ilerleyen aşamaları tüm canlıları tehdit eder boyuta uluşacaktır. Çünkü dengesizliğin kural haline gelerek süreğenleşmesi durumu, beraberinde bir başka kuralı daha getirecektir. Güçlü, etkin ya da baskın olan taraf güçlendikçe büyüyecek, büyüdükçe güçlenecek, hep daha fazlasını talep eder duruma gelecektir. Gitgide daha azgın, daha zorba ve daha kural tanımaz bir yapı geliştirerek içine düşeceği doyumsuzluk girdabında önüne gelen her şeyi yutup yok eden “kara delik” benzeri bir varlığa dönüşerek, toplumsal barışı bozacak, dolayısıyla da toplumsal ilerlemeyi durduracak ya da kesintiye uğratacaktır.
İnsanlık tarihinin “2000” dönemecinde, Dünya'nın bir çok siyasal ikliminde esmeye başlayan “küreselleşme” rüzgarı, böylesi bir oluşumun son aşamasını andırmaktadır. 19. ve 20. yy. sürecinde önce Avrupa'da, sonra da Amerika'da ekonomik ve teknolojik üstünlüğü ele geçiren sömürgen bir azınlık, toplumsal yapılanmada sömürünün gerçekleşmesi ve süregitmesi için gerekli olan zemini ve tüm koşulları içinde barındıran Kapitalist sistemi ve bu sistemin öngördüğü eğitim anlayışını toplumlara dayatmış, üstün ve baskın olmanın avantajlarından yararlanarak bu dayatmasında ısrar etmiş, karşılaştığı engelleri bir bir yok ederek “kıtasal” bir güç olmaktan “küresel” bir güç olmaya yönelmiştir.
Tüm Dünya toplumlarının tek merkezden yönlendirilip, yönetileceği, sorunsuz ve engelsiz bir sömürü mekanizmasının kurulmaya çalışıldığı bu yeni Dünya düzeni anlayışının Dünya hakimiyeti hayalleri kurduğu bu dönemde, Uluslar arası sermaye sahibi çok küçük bir azınlığın, insan havsalasını zorlayan boyutlarda devasa bir zenginlik ve güce eriştiğini görmekteyiz. Öylesine bir zenginlik ki, ABD'de yaşayan sermaye sahibi bir kişi tek başına, orta çaplı bir devletin bütçesine denk ekonomik güce sahip olabilmektedir.
Bu durumun fizik bilimindeki karşılığını bulmaya çalıştığımızda karşımıza “karadelik” olgusu çıkar. Bir yanda milyonlarca kişinin sahip olduğuna diğer yanda bir kişinin tek başına sahip olabilmesi, uzaydaki birkaç kilometre çapından daha öteye geçemeyen minicik bir karadeliğin, sayısız yıldız ve gezegeni içine çekmesiyle aynı şeydir. Bir karadelik çevresinde ne var sa, yakalayabildiği her şeyi yutar, yok eder. Yıldız, gezegen, uydu, meteor ya da toz bulutu, ne olursa olsun, bir karadeliğin çekim alanına giren hiç bir şey yutulup, yok edilmekten kurtulamıyor. Böylesine korkutucu bir oluşumun varlığı, insan bilincinde, evrenin sonunun nasıl olacağına dair gerçekçi bir senaryonun oluşmasına da olanak sağlamaktadır. Evrenin başlangıcı hakkında her şeyi bilmemiz şu an mümkün görünmüyor. Ancak sonunun nasıl olacağını artık büyük ölçüde biliyoruz.
Madde sürekli olarak içe çöküş halinde. Giderek sıkışan ve kütlesi artan madde bir aşamadan sonra karadeliğe dönüşüyor. İşte zamanla oluşan ve sayıları artan bu karadelikler evrendeki diğer maddeleri de yutup yok edecekler.
Fizik evrende öngörülen bu durumun bir benzeri de insanlık aleminde yaşanıyor. Ekonomik gücü ele geçiren bir küçük azınlık, diğerlerine ait ne varsa onları da talep etmeye, dolayısıyla da insanlığı yok edebilecek küresel bir savaşın zeminini hazırlamaya başlamış bulunuyor.
19 Haziran 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


1 yorum:
Umarım diğer öğretmenlere örnek olursunuz...
Yorum Gönder