BÜYÜK PLAN DEVAM EDİYOR:
Paranoyak önsezilerimle, aşağıda özetlediğim senaryoyu görüyorum. Tarihe bir not düşmek adına bilgilerinize sunarım:
Kasım sonlarında II. Hitler R.T.E. hastalanınca AKP içinde bir fırtınadır koptu. Biat kültürünün baş temsilcilerinden bir zat: “bizim partimizde biat anlayışı yoktur, R.T.E.'ye biat etmedim ve etmem” dedi. Cumbada GÜL, R.T.E.'ye çalım atmaya, ayrı baş çekmeye başladı. Diğer yandan Bediüzbülbül Fettoş, Atlantik ötesinden R.T.E.'ye veryansın eden nameler şakımaya başladı. Daha öncesinde ise, Kasım ortalarında Aydınlık gazetezinde yayınlanmaya başlanan bir dizi haberde, ölmeden önce bir mektup bıraktığı iddia olunan MİT'çi KOZİNOĞLU da Fettoş'un Tayyip'i sevmediğini açıklıyordu. Yine aynı süreç içinde bazı ABD'li yetkililer R.T.E.'nin Tiran'laştığını beyan ettiler. Velhasılı bütün veriler, rüzgarın R.T.E.'ye karşı esmeye başladığını gösteriyor.
Ancak bütün bu gelişmelerin yapay olmadığını, büyük ve kusursuz bir planın sinsi parçaları olmadığını kim iddia edebilir?
Gerçekte Emperyalizm, baş görevlisi ile yollarını ayırdığı izlenimi veren bir tiyatro sergilemektedir. Önümüzdeki süreçte Emperyalist odaklar: tıpkı Usame gibi R.T.E.nin de kontrolden çıktığını ve artık kendilerine rağmen yoluna devam ettiğini ilan edeceklerdir. Ancak el altından desteklemeye ve güçlendirmeye de devam edecek, “Büyük Plan”ın asıl önemli kısmını devreye koyacaklardır. Planın bu evresinde R.T.E. de Atlantik hattından ipini kopardığını ilan ederek, “ulusalcılık” ve “sosyalizm” savunuculuğuna geçecek, kendisinin bir “Ulusal Sosyalist” olduğunu dünya kamuoyuna ilan edecektir. Böylelikle Emperyalizm, Türkiye'de sahneye koymak üzere olduğu “Kürt Soykırımı”nın sorumluluğundan kurtulmuş olacaktır. Bu gelişmelerin ardından da ülkede koşulları zaten hazırlanmış olan iç savaş ve “Kürt Soykırımı”, Türkiye'ye müdahale etmesi için Nato'ya bahane oluşturmak üzere sahneye konacaktır.
Soykırım görüntülerinin Dünya kamuoyuna servis edilmeye başlanmasıyla birlikte, ABD ordusunun 2002'de geçekleştirdiği “Binyılın Meydan Okuması” tatbikatında yer verilen işgal eylemi için düğmeye basılmış olacaktır. 08/12/2011
Mustafa ŞEN
8 Aralık 2011 Perşembe
YAZI-YORUM: BÜYÜK PLAN DEVAM EDİYOR:
2 Aralık 2011 Cuma
Yazı-yorum: Başımızdaki büyük bela
“BOP” DEĞİL “BİP”
“BÜYÜK İSRAİL PROJESİ”
Merkez üssü olarak Washington – Beyaz Saray'ı kullanan Emperyalizm, taşınmaya karar verdi. Yeni taşınacağı adres olarak ta İstanbul'u gözüne kestirmiş görünüyor. Washington'u geçici üs olarak kullandığı anlaşılan Emperyalizm'in ağababaları durumundaki Yahudi sermaye sahipleri, artık gerçek evlerine (yuvalarına: vaadedilmiş topraklara) geçmeye hazırlanıyor. Büyük ortadoğu projesi “BOP”un, aslında başkenti İstanbul olan Büyük İsrail Devleti (İmparatorluğu) Projesi olduğunu gösteren ipuçları:
1) Atlantik eksenli Kapitalist-Liberalist dönemin sonuna gelinmiştir ve Emperyalizm kendine bir çıkış yolu aramaktadır. Bu çıkış yolunun ABD-WASHİNGTON'dan sağlanamayacağı aşikar. Emperyalizm artık Dünyayı daha merkezi bir yerden yönetmek istemektedir ve taşınacağı bu yeni yer için Büyük İsrail Devletinin hüküm süreceği “vaadedilmiş topraklar” kapsamındaki Türkiye merkezli Ortadoğu coğrafyası biçilmiş kaftandır. Ancak Ortadoğunun ele geçirilebilmesi için bir kaos ortamına ve yeniden dizayn'a ihtiyaç var.
2) Bazı çevrelerde “Osmanlı İmparatorluğuna dönüş” söylemleri başgöstermeye başladı. Burada küçük bir kelime oyunu, ince bir hile yapılmaktadır. Aslında Osmanlı İmparatorluğuna dönüş değil, 3. bin yılda hüküm sürmesi ve bütün dünyayı yönetmesi panlanan “Büyük İsrail İmparatorluğu” na dönüşüm söz konusudur.
3) Bir süredir “Dünya Başkenti İstanbul” sloganı kulanılmaya başlandı. Acaba bir rastlantı mıdır?.. T.C. damgalı bir İstanbul'un dünya başkenti olduğunu iddia etmek abesle iştigalden öteye gitmez. Öyleyse bu söylem ileriye dönük bir hedefi işaret etmektedir. Yani işlemekte olan bir sürecin sonuna gelindiğinde İstanbul, “Dünya Başkenti” sıfatı kazanacaktır, yani İstanbul birilerinin kafasındaki “geleceğin Dünya Başkenti”dir!..
4) Yalçın Küçük'ün deyimiyle İsrail Türkiye'de, İsrailde olduğundan daha güçlü. Bu durum nasıl mümkün olabilmiştir? Normal koşullarda Türkiye, İsrail'den çok daha güçlü olduğu düşünülen ve olması gereken bir ülkedir. Bu durumda acaba bir gizli işgal mi söz konusudur? Ne ad verilirse verilsin sonuçta İsrail için Türkiye'nin kendi topraklarından daha önemli olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyleyse burada söz konusu “önem” nedir ve nereden kaynaklanmaktadır. Bu soruya verilebilecek en doyurucu cevap “Dünya'ya hükmeden Yahudi sermayesinin Dünya'yı artık Türkiye'den yönetmeye niyetli olduğu”dur.
5) Dünyayı sömürmekte olan büyük sermaye sahiplerinin neredeyse tamamı Yahudi'dir, Emperyalizmin merkez üssü olarak Washington'u kullanan bu Yahudi'lerin “vaadedilmiş topraklar”a sahip olmak olarak bilinen bir amaca binlerce yıldır inanageldikleri herkesin malûmudur. Ve bu vaadedilmiş toprakların sınırının Avrupaya kadar uzanan bütün Ortadoğu coğrafyasını kapsadığı biliniyor. Dünya tarihinde sömürgenlerin daima inançları bahane ederek savaşlar çıkardığı ve sonuçlarından yararlandığı da herkesin malûmudur. Emperyalist sermayenin dönüp dolaşıp geleceği yer Dünya'nın merkezi olacaktır. Yahudilerin “vaadedilmiş toprakları” tam da bu Dünyanın merkezine tekabül ediyor. Bu durumda “Emperyalist sermayenin büyük amacıyla”, “Yahudilerin büyük amacı” aynı noktada kesişmiş olmaktadır. Tarih boyunca din'i kullanagelen Emperyalizm, büyük amacına ulaşmak için yine bir din'in büyük amacını kullanmaktadır.
6) Emperyalizm Dünya tarihinde görülmemiş ölçüde Türkiye'nin üzerine abanmış durumdadır. Türkiye, şimdiye kadar en çok CIA-MOSSAD ajanının görevlendirildiği, en çok işbirlikçi satın alınan ülke durumundadır. Emperyalizm Türkiyeye mega önem vermektedir, öyleyse mega bir nedeni olmalıdır.
7) Kurulmaya çalışılan “Büyük Kürdistan Devleti”nin ikinci İsrail projesi olduğu genel kabul görmüş bir söylemdir. Başarılması halinde, elbette ki bu iki israil devleti boş durmayacak ve bir aşamadan sonra birleşerek, Büyük İsrail Devleti'ne doğru evrilecektir. Gerek PKK, gerek se de PJAK ve KDP gibi Kürt örgütlerin, İsrailoğulları ile Kürtlerin “kuzen” oldukları fikrini kabul etmiş oldukları biliniyor. Bu fikri bu örgütlere empoze edenin yine İsrail olduğu herkesin malumudur. Elbette ki İsrail bu işi sıradan gerekçelerle yapacak değildir.
8) Emperyalizm, 20. yy.'daki son büyük krizinden Hitler'i kullanarak yarattığı kaos ve tarihin en büyük savaşıyla çıkmıştı. Aynı oyunu sergilemek üzere bu kez Türkiye'nin başına Hitler'vari bir kişilik getirmiş olduğu anlaşılıyor. Şu an Türkiye'nin 1 numarası hakkında: padişahlık özentisi taşıdığı, Hitler'e benzediği, tıpkı Hitler gibi psikolojisinin bozuk olduğu söylemleri çok geniş çevrelerce dillendiriliyor. Türkiye'nin başına getirilen bu zat'ın Hitler'vari özellikler taşıması bir rastlantı olabilir mi?
Belli ki Emperyalizm 2. Dünya savaşında kullandığı yöntemlerin benzerlerini Türkiye'de uygulamaya niyetlidir. Ancak bu kez çıkacak kaos ve savaş 2. Dünya savaşından çok daha büyük boyutlarda olacaktır. Çünkü bu kez Emperyalizm Dünyanın merkezine yerleşmeye, böylelikle de Rusya, Çin gibi Asyanın sahibi konumundaki büyük devletlere komşu olmaya niyetlenmektedir. Bu durum Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi ülkeler tarafından kabul edilemez bir durumdur.
9) Bölgede kaos ve savaş çıkarmakla görevlendirilen II. Hitler “R.T.E.”nin Yahudilere çok büyük hizmetlerde bulunmuş kişilerden olduğu bizzat Yahudilerce ilan edilmiş, kendisi cesaret madalyalarıyla taltif edilmiştir. Belli ki bir hizmete yönelik “görevlendirme” söz konusudur. Burada söz konusu hizmet nedir ve nasıl bir görevdir? Ne zaman başlamıştır, şu an hangi aşamadadır ve ne zaman bitecektir? Belli ki bu hizmet devam etmektedir, üstelik görevin asıl önemli kısmı bundan sonraki süreçte gündeme gelecektir.
10) ABD ordusu “Milenium Challenge” adı altında Türkiye'yi işgal tatbikatı gerçekleştirdi. “Milenium Challenge” işgal tatbikatında Amerikan ordusu; etnik soykırım ile suçlanan bir ülkeyi işgal ediyordu:
Önümüzdeki süreçte II. Hitler R.T.E. eliyle Türkiye'de bir Kürt soykırımı yapılacağına dair çok sayıda işaret bulunmaktadır. AKP hükümetinin PKK'ya tavrı giderek sertleşiyor. ABD'den PKK'ya karşı kullanılmak üzere süper Kobra'lar getirildi. Çok sayıda KCK'lı tutuklandı ve çok daha fazlasının tutuklanacağı konuşuluyor. Türk ordusunun PKK'yla mücadelede inisiyatifi ele geçirdiği söylenmeye başladı.
R.T.E. birden bire yön değiştirerek kendisinin milliyetçi ve devletçi olduğunu açıkladı. Bu dönüş bir şaşkınlığın ürünü ya da bir sayıklama olabilir mi? Bundan sonraki süreçte Sosyalizm'i de savunmaya başlayacak ve aslında Sosyalist olduğunu açıklayacaktır.
Böylece kendisinin bir “Ulusal Sosyalist” yani “Nazi” (Nasyonal Sosyalist) olduğunu dünya kamuoyuna açıklamış olacak, sonra da görevinin gereği olarak “Kürt Soykırımına” girişecektir!..
Akabinde de soykırım yapılıyor gerekçesiyle ABD ve NATO ordusu Türkiye'nin üzerine çullanacak, planlanan işgal fiilen başlayacaktır.
Böylelikle de Büyük İsrail Projesi'nin gerçekleşmesindeki en büyük adım olan Ortadoğudaki kaos'un şartları oluşturulmuş ve başlatalmış olacaktır.
R.T.E'nin bu günlerde Libya ve Suriye gibi ülkelere saldırgan tavır sergilemesinin nedeni, işgal gerçekleştiğinde Türkiye'nin bölgede yalnız kalmasını sağlamak içindir.
11) Daha önce Emperyalizmin oltasına bütünüyle takılmış durumdaki Latin Amerika ülkeleri, arkada bıraktığımız yakın geçmişte bir bir kurtuluşa geçtiler. Bu gelişme de Emperyalizm'in artık eksen değiştirmeye hazırlandığının, Atlantik hattını terk etmek üzere olduğunun bir göstergesidir. Çünkü söz konusu Latin Amerika ülkelerinin özgürleşmeye başlamaları, artık içlerindeki satılmış işbirlikçilerinin azalmışlığını ve zayıflamışlığını gösteriyor. Belli ki Emperyalizm artık bütün kaynaklarını Ortadoğuya yönlendirmiş, bütün gücünü ve dikkatini başta Türkiye olmak üzere, Ortadoğu ülkelerine odaklamış durumdadır. Artık eskisi gibi Latin Amerika ülkelerine kaynak ayırmamakta, işbirlikçi satın almamaktadır. Haliyle bu ülkelerde Emperyalizm adına çalışan cingöz işbirlikçilerin azalmasıyla da ulusalcılar güçlenerek iktidara gelmeye başlamaktadır.
12) Hristiyan görünümlü bir kısım Amerikan yönetcilerinin aslında “Yahudi” temelli Tarikatlara üye oldukları herkesçe biliniyor. Yine bu aynı ABD yöneticileri “2. bin yılda Avrupa ve Amerika kıtalarını Hristiyanlaştırdıklarını, 3. bin yılda ise Asya kıtasını Hristiyanlaştıracaklarını” beyan ediyorlar. Ne tesadüftür ki bu iddianın sahipleri aynı zamanda “bin yılın meydan okuması”adlı Türkiyeyi işgal tatbikatının düğmesine basan kişilerdir. Demek ki “Türkiye'yi işgal tatbikatı” bin yıl sürecek bir projenin başlangıcıdır. Şimdi Hristiyan görünümlü bu kişilerin aslında “Yahudi” oldukları da göz önüne alındığında ne kastettikleri gün gibi ortaya çıkmaktadır: 3. bin yılın başlangıcında Türkiye işgal edilecek, buradan da “Asya” Yahudileştirilecektir. 27/11/2011
Mustafa ŞEN
“BÜYÜK İSRAİL PROJESİ”
Merkez üssü olarak Washington – Beyaz Saray'ı kullanan Emperyalizm, taşınmaya karar verdi. Yeni taşınacağı adres olarak ta İstanbul'u gözüne kestirmiş görünüyor. Washington'u geçici üs olarak kullandığı anlaşılan Emperyalizm'in ağababaları durumundaki Yahudi sermaye sahipleri, artık gerçek evlerine (yuvalarına: vaadedilmiş topraklara) geçmeye hazırlanıyor. Büyük ortadoğu projesi “BOP”un, aslında başkenti İstanbul olan Büyük İsrail Devleti (İmparatorluğu) Projesi olduğunu gösteren ipuçları:
1) Atlantik eksenli Kapitalist-Liberalist dönemin sonuna gelinmiştir ve Emperyalizm kendine bir çıkış yolu aramaktadır. Bu çıkış yolunun ABD-WASHİNGTON'dan sağlanamayacağı aşikar. Emperyalizm artık Dünyayı daha merkezi bir yerden yönetmek istemektedir ve taşınacağı bu yeni yer için Büyük İsrail Devletinin hüküm süreceği “vaadedilmiş topraklar” kapsamındaki Türkiye merkezli Ortadoğu coğrafyası biçilmiş kaftandır. Ancak Ortadoğunun ele geçirilebilmesi için bir kaos ortamına ve yeniden dizayn'a ihtiyaç var.
2) Bazı çevrelerde “Osmanlı İmparatorluğuna dönüş” söylemleri başgöstermeye başladı. Burada küçük bir kelime oyunu, ince bir hile yapılmaktadır. Aslında Osmanlı İmparatorluğuna dönüş değil, 3. bin yılda hüküm sürmesi ve bütün dünyayı yönetmesi panlanan “Büyük İsrail İmparatorluğu” na dönüşüm söz konusudur.
3) Bir süredir “Dünya Başkenti İstanbul” sloganı kulanılmaya başlandı. Acaba bir rastlantı mıdır?.. T.C. damgalı bir İstanbul'un dünya başkenti olduğunu iddia etmek abesle iştigalden öteye gitmez. Öyleyse bu söylem ileriye dönük bir hedefi işaret etmektedir. Yani işlemekte olan bir sürecin sonuna gelindiğinde İstanbul, “Dünya Başkenti” sıfatı kazanacaktır, yani İstanbul birilerinin kafasındaki “geleceğin Dünya Başkenti”dir!..
4) Yalçın Küçük'ün deyimiyle İsrail Türkiye'de, İsrailde olduğundan daha güçlü. Bu durum nasıl mümkün olabilmiştir? Normal koşullarda Türkiye, İsrail'den çok daha güçlü olduğu düşünülen ve olması gereken bir ülkedir. Bu durumda acaba bir gizli işgal mi söz konusudur? Ne ad verilirse verilsin sonuçta İsrail için Türkiye'nin kendi topraklarından daha önemli olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyleyse burada söz konusu “önem” nedir ve nereden kaynaklanmaktadır. Bu soruya verilebilecek en doyurucu cevap “Dünya'ya hükmeden Yahudi sermayesinin Dünya'yı artık Türkiye'den yönetmeye niyetli olduğu”dur.
5) Dünyayı sömürmekte olan büyük sermaye sahiplerinin neredeyse tamamı Yahudi'dir, Emperyalizmin merkez üssü olarak Washington'u kullanan bu Yahudi'lerin “vaadedilmiş topraklar”a sahip olmak olarak bilinen bir amaca binlerce yıldır inanageldikleri herkesin malûmudur. Ve bu vaadedilmiş toprakların sınırının Avrupaya kadar uzanan bütün Ortadoğu coğrafyasını kapsadığı biliniyor. Dünya tarihinde sömürgenlerin daima inançları bahane ederek savaşlar çıkardığı ve sonuçlarından yararlandığı da herkesin malûmudur. Emperyalist sermayenin dönüp dolaşıp geleceği yer Dünya'nın merkezi olacaktır. Yahudilerin “vaadedilmiş toprakları” tam da bu Dünyanın merkezine tekabül ediyor. Bu durumda “Emperyalist sermayenin büyük amacıyla”, “Yahudilerin büyük amacı” aynı noktada kesişmiş olmaktadır. Tarih boyunca din'i kullanagelen Emperyalizm, büyük amacına ulaşmak için yine bir din'in büyük amacını kullanmaktadır.
6) Emperyalizm Dünya tarihinde görülmemiş ölçüde Türkiye'nin üzerine abanmış durumdadır. Türkiye, şimdiye kadar en çok CIA-MOSSAD ajanının görevlendirildiği, en çok işbirlikçi satın alınan ülke durumundadır. Emperyalizm Türkiyeye mega önem vermektedir, öyleyse mega bir nedeni olmalıdır.
7) Kurulmaya çalışılan “Büyük Kürdistan Devleti”nin ikinci İsrail projesi olduğu genel kabul görmüş bir söylemdir. Başarılması halinde, elbette ki bu iki israil devleti boş durmayacak ve bir aşamadan sonra birleşerek, Büyük İsrail Devleti'ne doğru evrilecektir. Gerek PKK, gerek se de PJAK ve KDP gibi Kürt örgütlerin, İsrailoğulları ile Kürtlerin “kuzen” oldukları fikrini kabul etmiş oldukları biliniyor. Bu fikri bu örgütlere empoze edenin yine İsrail olduğu herkesin malumudur. Elbette ki İsrail bu işi sıradan gerekçelerle yapacak değildir.
8) Emperyalizm, 20. yy.'daki son büyük krizinden Hitler'i kullanarak yarattığı kaos ve tarihin en büyük savaşıyla çıkmıştı. Aynı oyunu sergilemek üzere bu kez Türkiye'nin başına Hitler'vari bir kişilik getirmiş olduğu anlaşılıyor. Şu an Türkiye'nin 1 numarası hakkında: padişahlık özentisi taşıdığı, Hitler'e benzediği, tıpkı Hitler gibi psikolojisinin bozuk olduğu söylemleri çok geniş çevrelerce dillendiriliyor. Türkiye'nin başına getirilen bu zat'ın Hitler'vari özellikler taşıması bir rastlantı olabilir mi?
Belli ki Emperyalizm 2. Dünya savaşında kullandığı yöntemlerin benzerlerini Türkiye'de uygulamaya niyetlidir. Ancak bu kez çıkacak kaos ve savaş 2. Dünya savaşından çok daha büyük boyutlarda olacaktır. Çünkü bu kez Emperyalizm Dünyanın merkezine yerleşmeye, böylelikle de Rusya, Çin gibi Asyanın sahibi konumundaki büyük devletlere komşu olmaya niyetlenmektedir. Bu durum Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi ülkeler tarafından kabul edilemez bir durumdur.
9) Bölgede kaos ve savaş çıkarmakla görevlendirilen II. Hitler “R.T.E.”nin Yahudilere çok büyük hizmetlerde bulunmuş kişilerden olduğu bizzat Yahudilerce ilan edilmiş, kendisi cesaret madalyalarıyla taltif edilmiştir. Belli ki bir hizmete yönelik “görevlendirme” söz konusudur. Burada söz konusu hizmet nedir ve nasıl bir görevdir? Ne zaman başlamıştır, şu an hangi aşamadadır ve ne zaman bitecektir? Belli ki bu hizmet devam etmektedir, üstelik görevin asıl önemli kısmı bundan sonraki süreçte gündeme gelecektir.
10) ABD ordusu “Milenium Challenge” adı altında Türkiye'yi işgal tatbikatı gerçekleştirdi. “Milenium Challenge” işgal tatbikatında Amerikan ordusu; etnik soykırım ile suçlanan bir ülkeyi işgal ediyordu:
Önümüzdeki süreçte II. Hitler R.T.E. eliyle Türkiye'de bir Kürt soykırımı yapılacağına dair çok sayıda işaret bulunmaktadır. AKP hükümetinin PKK'ya tavrı giderek sertleşiyor. ABD'den PKK'ya karşı kullanılmak üzere süper Kobra'lar getirildi. Çok sayıda KCK'lı tutuklandı ve çok daha fazlasının tutuklanacağı konuşuluyor. Türk ordusunun PKK'yla mücadelede inisiyatifi ele geçirdiği söylenmeye başladı.
R.T.E. birden bire yön değiştirerek kendisinin milliyetçi ve devletçi olduğunu açıkladı. Bu dönüş bir şaşkınlığın ürünü ya da bir sayıklama olabilir mi? Bundan sonraki süreçte Sosyalizm'i de savunmaya başlayacak ve aslında Sosyalist olduğunu açıklayacaktır.
Böylece kendisinin bir “Ulusal Sosyalist” yani “Nazi” (Nasyonal Sosyalist) olduğunu dünya kamuoyuna açıklamış olacak, sonra da görevinin gereği olarak “Kürt Soykırımına” girişecektir!..
Akabinde de soykırım yapılıyor gerekçesiyle ABD ve NATO ordusu Türkiye'nin üzerine çullanacak, planlanan işgal fiilen başlayacaktır.
Böylelikle de Büyük İsrail Projesi'nin gerçekleşmesindeki en büyük adım olan Ortadoğudaki kaos'un şartları oluşturulmuş ve başlatalmış olacaktır.
R.T.E'nin bu günlerde Libya ve Suriye gibi ülkelere saldırgan tavır sergilemesinin nedeni, işgal gerçekleştiğinde Türkiye'nin bölgede yalnız kalmasını sağlamak içindir.
11) Daha önce Emperyalizmin oltasına bütünüyle takılmış durumdaki Latin Amerika ülkeleri, arkada bıraktığımız yakın geçmişte bir bir kurtuluşa geçtiler. Bu gelişme de Emperyalizm'in artık eksen değiştirmeye hazırlandığının, Atlantik hattını terk etmek üzere olduğunun bir göstergesidir. Çünkü söz konusu Latin Amerika ülkelerinin özgürleşmeye başlamaları, artık içlerindeki satılmış işbirlikçilerinin azalmışlığını ve zayıflamışlığını gösteriyor. Belli ki Emperyalizm artık bütün kaynaklarını Ortadoğuya yönlendirmiş, bütün gücünü ve dikkatini başta Türkiye olmak üzere, Ortadoğu ülkelerine odaklamış durumdadır. Artık eskisi gibi Latin Amerika ülkelerine kaynak ayırmamakta, işbirlikçi satın almamaktadır. Haliyle bu ülkelerde Emperyalizm adına çalışan cingöz işbirlikçilerin azalmasıyla da ulusalcılar güçlenerek iktidara gelmeye başlamaktadır.
12) Hristiyan görünümlü bir kısım Amerikan yönetcilerinin aslında “Yahudi” temelli Tarikatlara üye oldukları herkesçe biliniyor. Yine bu aynı ABD yöneticileri “2. bin yılda Avrupa ve Amerika kıtalarını Hristiyanlaştırdıklarını, 3. bin yılda ise Asya kıtasını Hristiyanlaştıracaklarını” beyan ediyorlar. Ne tesadüftür ki bu iddianın sahipleri aynı zamanda “bin yılın meydan okuması”adlı Türkiyeyi işgal tatbikatının düğmesine basan kişilerdir. Demek ki “Türkiye'yi işgal tatbikatı” bin yıl sürecek bir projenin başlangıcıdır. Şimdi Hristiyan görünümlü bu kişilerin aslında “Yahudi” oldukları da göz önüne alındığında ne kastettikleri gün gibi ortaya çıkmaktadır: 3. bin yılın başlangıcında Türkiye işgal edilecek, buradan da “Asya” Yahudileştirilecektir. 27/11/2011
Mustafa ŞEN
Etiketler:
siyaset
18 Ekim 2010 Pazartesi
Demokrasi Oyunu
47 yaş? Bir insancık için ne az, ne de çok! Dünya denilen sulu gezegenin, sosyo-politik merkezi denilebilecek bir coğrafyada yaşanmışsa bu 47 yıl, hayatın bazı sırlarına ermek için yeter de artar bile...
Aklım erdi ereli herkesin ağzında bir "demokrasi" tekerlemesi; durmaksızın tekrarlanıyor. Şarkılarda, türkülerde, şiirlerde, söylevlerde, sohbetlerde. Evde, işte, kahvede, sokakta, çarşıda, okulda, askeriyede, cezaevinde, aklınıza gelebilecek her yerde. İstisnasız herkes bu "demokrasi" korosuna katılmış, bıkmadan usanmadan demokrasinin erdemlerini anlatıyor! Hatta bir ara herkesi böylesine sarıp sarmalamış olan bu büyülü kavramın ekisine kapılıp, ben de bu koroya katılmıştım. Ancak demokrasi korosuna uyum sağlayamadığımı farketmem çok uzun sürmedi! Yerine oturmayan bir şeyler var dı! Herkes, demokrasinin her derdin devası olduğunu söylerken ve bizler her gün biraz daha demokrat olurken, insanlığın kanayan yaraları da durmaksızın büyüyordu.
Bu insancık artık gözünü açtı. "Demokrasi" denilen büyük umudun, insanlığın en büyük "Truva atı" olduğunu görüyor. Gözünü "iktidar hırsı" bürümüş üstad yalancıların, ikiyüzlü, sahtekar haramilerin, arkasına sığındıkları "dev bir maske" olduğunu biliyor. Uyuyan kalabalıkları "Demokrasi" ninnisiyle uyutanların, ne denli "usta diktatörler" olduklarını anlıyor!
Formül çok basit: Parası olanlar parayı bastırır, en güzel ninni yazıcıları ve en etkili ninni söyleyicileri tutar. Ninnilerle büyük kalabalıkları bir güzel uyutur:
Demokrasi gelecek
Bütün dertler bitecek,
Ninni yavrum ninni,
Uyusun da büyüsün,
Büyüsün de uyusun,
Ninni yavrum ninni...
Hele bir de "ilahi" tarzında söylenir se bu ninni, tadından yenmez olur, değmeyin artık demokrasinin keyfine; ne de olsa alan razı, satan razı...
Sonrası artık çok kolaydır, tereyağından kıl çekercesine! Hazır kalabalık uykudayken oylamaya geçilir. Uyuyan kalabalığa rüyasında el sallatılır ve oylar cebe indirilir.
İşte size demokrasi!..
Aklım erdi ereli herkesin ağzında bir "demokrasi" tekerlemesi; durmaksızın tekrarlanıyor. Şarkılarda, türkülerde, şiirlerde, söylevlerde, sohbetlerde. Evde, işte, kahvede, sokakta, çarşıda, okulda, askeriyede, cezaevinde, aklınıza gelebilecek her yerde. İstisnasız herkes bu "demokrasi" korosuna katılmış, bıkmadan usanmadan demokrasinin erdemlerini anlatıyor! Hatta bir ara herkesi böylesine sarıp sarmalamış olan bu büyülü kavramın ekisine kapılıp, ben de bu koroya katılmıştım. Ancak demokrasi korosuna uyum sağlayamadığımı farketmem çok uzun sürmedi! Yerine oturmayan bir şeyler var dı! Herkes, demokrasinin her derdin devası olduğunu söylerken ve bizler her gün biraz daha demokrat olurken, insanlığın kanayan yaraları da durmaksızın büyüyordu.
Bu insancık artık gözünü açtı. "Demokrasi" denilen büyük umudun, insanlığın en büyük "Truva atı" olduğunu görüyor. Gözünü "iktidar hırsı" bürümüş üstad yalancıların, ikiyüzlü, sahtekar haramilerin, arkasına sığındıkları "dev bir maske" olduğunu biliyor. Uyuyan kalabalıkları "Demokrasi" ninnisiyle uyutanların, ne denli "usta diktatörler" olduklarını anlıyor!
Formül çok basit: Parası olanlar parayı bastırır, en güzel ninni yazıcıları ve en etkili ninni söyleyicileri tutar. Ninnilerle büyük kalabalıkları bir güzel uyutur:
Demokrasi gelecek
Bütün dertler bitecek,
Ninni yavrum ninni,
Uyusun da büyüsün,
Büyüsün de uyusun,
Ninni yavrum ninni...
Hele bir de "ilahi" tarzında söylenir se bu ninni, tadından yenmez olur, değmeyin artık demokrasinin keyfine; ne de olsa alan razı, satan razı...
Sonrası artık çok kolaydır, tereyağından kıl çekercesine! Hazır kalabalık uykudayken oylamaya geçilir. Uyuyan kalabalığa rüyasında el sallatılır ve oylar cebe indirilir.
İşte size demokrasi!..
19 Haziran 2008 Perşembe
Hangi Eğitim?
EĞİTİMİN, İNSANLIĞIN GELECEĞİ ÜZERİNDEKİ BELİRLEYİCİ ROLÜ
Günümüzde diğer tüm meslek dallarında olduğu gibi öğretmenlikte de çok belirgin bir uzmanlaşma olgusu yaşanıyor. Artık öğretmenlik, mesleğin gerektirdiği tüm bilgi ve beceri formasyonlarını taşıyan insanlara verilebilecek bir görev ve sorumluluk alanı haline geldi. Öğretmenlik mesleğinin uygulama alanları, amaç ve kapsamıyla ilgili veriler değerlendirildiğinde; “eğitimci” kavramına daha yakın bir meslek alanı olduğu görülür. Eğitimcilik ise aslında, en kısa tanımıyla bir insan ve toplum mühendisliğidir. Bu denli yüksek sorumluluk taşıyan bir alanın, formasyonsuz ya da formasyonu eksik kişilere bırakılmasının sakıncaları, aydın sorumluluğu taşıyan herkes tarafından düşünülmesi gereken bir konu olmasının yanısıra tüm insanlığın geleceğini ilgilendiren bir önem derecesine ve önceliğe sahip olması yönüyle de ele alınmalıdır.
Bu çerçevede ele alındığında öğretmenlik, salt bir memuriyet olmadığı gibi; sorumluluk alanı, birileri tarafından kendisine yüklenen ödevleri yerine getirmekten ibaret meslek alanı da olamaz. Her öğretmen bağımsız, özgür düşünüp, araştırabilen, görev ve sorumluluklarının kapsam ve içeriğini sorgulayabilen, ulaştığı bilgileri yeni yorumlar oluşturmada kullanarak, bunları diğer meslektaşlarıyla paylaşmak adına tartışabilen uzman bir eğitimci olmakla yükümlüdür.Türk Milli Eğitimine yön veren kadrolar kadar, bunların gösterdiği yönde ilerlemekle görevli öğretmenlerin formasyonları, hangi bilimsel verilere göre oluşturulmuş ve nasıl sağlanmıştır? Gerçek formasyon sahibi bir öğretmenin, formasyonsuz bir yönlendiricinin yapacağı yanlış yönlendirmeleri kabullenebilmesi ne kadar mümkün olabilir? Hem yönlendiren, hem de yönlendirilenlerin tam formasyon sahibi olduğu bir ülkede, Türk Milli Eğitiminde yaşanmakta olan gerileme ve yozlaşma eğilimi ortaya çıkabilir miydi?
Her işin ehline verilmesi gerektiği düşüncesi, binlerce yıldan beri insanlığın bilincine kazınmış bir gerçekliktir. Bu gün Türk Milli Eğitimi ehil olmayan ellerde, yani tam formasyon kazanamamış, ya da bir başka deyişle formasyonu etiketten ibaret olan eğitimcilerce, yararsızlaştırılmaktan da öte, yanlış ve zararlı uygulamalarla doldurulmuş bulunmaktadır. Eğitimimiz özden ve nitelikten uzaklaştırılıp, biçim ve niceliğe indirgenerek, akıl ve bilim ölçütleriyle sorgulama yerine, kuru kuruya ezbere dayalı bir bilgi hamallığına, daha da önemlisi safsata ve hurafeleri öne çıkaran bir anlayış yönünde uç noktalara doğru itilmektedir.
Öğretmenlik sıfatını taşıyan bireylerin sahip olmaları gereken nitelikleri göz önüne alındığında, toplumun her alanda en yetkin bireylerinin öğretmen olması gerektiği görülür. Bu gerekliliğin sağlanabileceği yolun da, eğitim sürecinin üretim süreçleriyle içiçe uygulanmasından geçtiğini düşündüğümüzde, günümüz Türk eğitim sisteminin yanlış yönlenişindeki ana yol ayrımı bu noktada kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır. Kısacası, bir çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da tamamen sanal bir program uygulanmakta, her şeyin aslı, gerçeği yerine "gibi" olanı (yada görüneni) yeğlenmektedir.
Öğretmenlerin toplumsal statülerini belirleyen olguları görebilmek için de,öğretmenlerin ideal düzlemde sahip olmaları gereken nitelikleri ile, gerçekte sahip oldukları arasındaki farka bakılmalıdır. Çünkü öğretmenler toplumsal ilerlemeye yaptıkları katkı oranında toplumsal statüye sahip olabileceklerdir. Buradaki "ileri toplum" nitelemesi elbetteki yalnızca ekonomik anlamda değerlendirilmemelidir. Yalnızca üreten ve tüketen bir toplum değil, aynı zamanda doğayla bütünleşmiş, yaşanabilir bir çevrenin oluşum ve gelişimine katkı sağlayabilen bir toplum, gerçek anlamda ileri olabilir.Bu niteliklere sahip bir topluma ulaşabilmek için ise, öncelikle toplumsal çelişkilerin giderilmiş, gereksiz çatışmaların aşılmış olması gerekiyor.
Her şeyden önce, günümüz Türk öğretmenlerinin genel özelliklerinin oluşumunda temel belirleyici faktör olarak işaretlenebilecek olan “edilgen” tavır ve tutum benimseme eğilimi, Türk eğitim sisteminin başlıca açmazı olarak karşımızda duruyor. Bilimsel olarak irdelendiğinde görülecektir ki; edilgenlik, teslimiyetçiliği ve sürü psikolojisini de beraberinde taşımakta ve bu özellikleriyle bilimsel 'eğitim' tanımının özüne ters düşmektedir. Konuya bu perspektiften bakıldığında, edilgenleştirilmiş öğretmenlerin halihazırdaki eğitim sistemi içinde kendilerini kopyalamaya yönelerek, toplumun diğer kesimlerini de 'edilgenleştirme' eğilimine girdikleri görülecektir. Türk eğitim sisteminin ana eksenini oluşturduğunu tereddüte gerek görmeden söyleyebileceğimiz “edilgenlik” kavramı; sonuçta toplumsal bir olguya dönüşmekte, Türk toplumunun edilgen, pasif, kolay yönetilip yönlendirilen, sömürülmeye ve köleleştirilmeye açık bir yapı geliştirmesine zemin hazırlamaktadır.
Edilgenlik, bir davranış biçimi olarak pratikte, güçlü ile zayıf arasında kurulan bir etkileşim türüdür. Bu ilişkide güçlü olan etkin olarak, kendi kurallarını diğerine dayatmakta, zayıf olana ise bu kurallara uymak düşmektedir. Burada, eşit olmayan, adaletsiz ve onursuz bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Bir başka ifadeyle sağlıksız ve dengesiz bir durum anlamı taşıdığı söylenebilir. Bu sağlıksız ve dengesiz durumların zincirleme reaksiyonlar halinde çoğalarak genelleşmesi gibi bir sonuç, eğitim sisteminin de katkısıyla bu gidişin sonunda kaçınılmaz olabilir. İnsan denilen akıllı canlı türünün tüm üyelerini kapsayacak ölçüde yaygınlaşarak genelleşecek olan bu dengesiz ilişki, doğal yaşamın sürmesi için gerekli olan doğal dengeleri, yani doğal yaşam döngülerini de bozmaya başlayacak, bu yeni sürecin ilerleyen aşamaları tüm canlıları tehdit eder boyuta uluşacaktır. Çünkü dengesizliğin kural haline gelerek süreğenleşmesi durumu, beraberinde bir başka kuralı daha getirecektir. Güçlü, etkin ya da baskın olan taraf güçlendikçe büyüyecek, büyüdükçe güçlenecek, hep daha fazlasını talep eder duruma gelecektir. Gitgide daha azgın, daha zorba ve daha kural tanımaz bir yapı geliştirerek içine düşeceği doyumsuzluk girdabında önüne gelen her şeyi yutup yok eden “kara delik” benzeri bir varlığa dönüşerek, toplumsal barışı bozacak, dolayısıyla da toplumsal ilerlemeyi durduracak ya da kesintiye uğratacaktır.
İnsanlık tarihinin “2000” dönemecinde, Dünya'nın bir çok siyasal ikliminde esmeye başlayan “küreselleşme” rüzgarı, böylesi bir oluşumun son aşamasını andırmaktadır. 19. ve 20. yy. sürecinde önce Avrupa'da, sonra da Amerika'da ekonomik ve teknolojik üstünlüğü ele geçiren sömürgen bir azınlık, toplumsal yapılanmada sömürünün gerçekleşmesi ve süregitmesi için gerekli olan zemini ve tüm koşulları içinde barındıran Kapitalist sistemi ve bu sistemin öngördüğü eğitim anlayışını toplumlara dayatmış, üstün ve baskın olmanın avantajlarından yararlanarak bu dayatmasında ısrar etmiş, karşılaştığı engelleri bir bir yok ederek “kıtasal” bir güç olmaktan “küresel” bir güç olmaya yönelmiştir.
Tüm Dünya toplumlarının tek merkezden yönlendirilip, yönetileceği, sorunsuz ve engelsiz bir sömürü mekanizmasının kurulmaya çalışıldığı bu yeni Dünya düzeni anlayışının Dünya hakimiyeti hayalleri kurduğu bu dönemde, Uluslar arası sermaye sahibi çok küçük bir azınlığın, insan havsalasını zorlayan boyutlarda devasa bir zenginlik ve güce eriştiğini görmekteyiz. Öylesine bir zenginlik ki, ABD'de yaşayan sermaye sahibi bir kişi tek başına, orta çaplı bir devletin bütçesine denk ekonomik güce sahip olabilmektedir.
Bu durumun fizik bilimindeki karşılığını bulmaya çalıştığımızda karşımıza “karadelik” olgusu çıkar. Bir yanda milyonlarca kişinin sahip olduğuna diğer yanda bir kişinin tek başına sahip olabilmesi, uzaydaki birkaç kilometre çapından daha öteye geçemeyen minicik bir karadeliğin, sayısız yıldız ve gezegeni içine çekmesiyle aynı şeydir. Bir karadelik çevresinde ne var sa, yakalayabildiği her şeyi yutar, yok eder. Yıldız, gezegen, uydu, meteor ya da toz bulutu, ne olursa olsun, bir karadeliğin çekim alanına giren hiç bir şey yutulup, yok edilmekten kurtulamıyor. Böylesine korkutucu bir oluşumun varlığı, insan bilincinde, evrenin sonunun nasıl olacağına dair gerçekçi bir senaryonun oluşmasına da olanak sağlamaktadır. Evrenin başlangıcı hakkında her şeyi bilmemiz şu an mümkün görünmüyor. Ancak sonunun nasıl olacağını artık büyük ölçüde biliyoruz.
Madde sürekli olarak içe çöküş halinde. Giderek sıkışan ve kütlesi artan madde bir aşamadan sonra karadeliğe dönüşüyor. İşte zamanla oluşan ve sayıları artan bu karadelikler evrendeki diğer maddeleri de yutup yok edecekler.
Fizik evrende öngörülen bu durumun bir benzeri de insanlık aleminde yaşanıyor. Ekonomik gücü ele geçiren bir küçük azınlık, diğerlerine ait ne varsa onları da talep etmeye, dolayısıyla da insanlığı yok edebilecek küresel bir savaşın zeminini hazırlamaya başlamış bulunuyor.
Günümüzde diğer tüm meslek dallarında olduğu gibi öğretmenlikte de çok belirgin bir uzmanlaşma olgusu yaşanıyor. Artık öğretmenlik, mesleğin gerektirdiği tüm bilgi ve beceri formasyonlarını taşıyan insanlara verilebilecek bir görev ve sorumluluk alanı haline geldi. Öğretmenlik mesleğinin uygulama alanları, amaç ve kapsamıyla ilgili veriler değerlendirildiğinde; “eğitimci” kavramına daha yakın bir meslek alanı olduğu görülür. Eğitimcilik ise aslında, en kısa tanımıyla bir insan ve toplum mühendisliğidir. Bu denli yüksek sorumluluk taşıyan bir alanın, formasyonsuz ya da formasyonu eksik kişilere bırakılmasının sakıncaları, aydın sorumluluğu taşıyan herkes tarafından düşünülmesi gereken bir konu olmasının yanısıra tüm insanlığın geleceğini ilgilendiren bir önem derecesine ve önceliğe sahip olması yönüyle de ele alınmalıdır.
Bu çerçevede ele alındığında öğretmenlik, salt bir memuriyet olmadığı gibi; sorumluluk alanı, birileri tarafından kendisine yüklenen ödevleri yerine getirmekten ibaret meslek alanı da olamaz. Her öğretmen bağımsız, özgür düşünüp, araştırabilen, görev ve sorumluluklarının kapsam ve içeriğini sorgulayabilen, ulaştığı bilgileri yeni yorumlar oluşturmada kullanarak, bunları diğer meslektaşlarıyla paylaşmak adına tartışabilen uzman bir eğitimci olmakla yükümlüdür.Türk Milli Eğitimine yön veren kadrolar kadar, bunların gösterdiği yönde ilerlemekle görevli öğretmenlerin formasyonları, hangi bilimsel verilere göre oluşturulmuş ve nasıl sağlanmıştır? Gerçek formasyon sahibi bir öğretmenin, formasyonsuz bir yönlendiricinin yapacağı yanlış yönlendirmeleri kabullenebilmesi ne kadar mümkün olabilir? Hem yönlendiren, hem de yönlendirilenlerin tam formasyon sahibi olduğu bir ülkede, Türk Milli Eğitiminde yaşanmakta olan gerileme ve yozlaşma eğilimi ortaya çıkabilir miydi?
Her işin ehline verilmesi gerektiği düşüncesi, binlerce yıldan beri insanlığın bilincine kazınmış bir gerçekliktir. Bu gün Türk Milli Eğitimi ehil olmayan ellerde, yani tam formasyon kazanamamış, ya da bir başka deyişle formasyonu etiketten ibaret olan eğitimcilerce, yararsızlaştırılmaktan da öte, yanlış ve zararlı uygulamalarla doldurulmuş bulunmaktadır. Eğitimimiz özden ve nitelikten uzaklaştırılıp, biçim ve niceliğe indirgenerek, akıl ve bilim ölçütleriyle sorgulama yerine, kuru kuruya ezbere dayalı bir bilgi hamallığına, daha da önemlisi safsata ve hurafeleri öne çıkaran bir anlayış yönünde uç noktalara doğru itilmektedir.
Öğretmenlik sıfatını taşıyan bireylerin sahip olmaları gereken nitelikleri göz önüne alındığında, toplumun her alanda en yetkin bireylerinin öğretmen olması gerektiği görülür. Bu gerekliliğin sağlanabileceği yolun da, eğitim sürecinin üretim süreçleriyle içiçe uygulanmasından geçtiğini düşündüğümüzde, günümüz Türk eğitim sisteminin yanlış yönlenişindeki ana yol ayrımı bu noktada kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır. Kısacası, bir çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da tamamen sanal bir program uygulanmakta, her şeyin aslı, gerçeği yerine "gibi" olanı (yada görüneni) yeğlenmektedir.
Öğretmenlerin toplumsal statülerini belirleyen olguları görebilmek için de,öğretmenlerin ideal düzlemde sahip olmaları gereken nitelikleri ile, gerçekte sahip oldukları arasındaki farka bakılmalıdır. Çünkü öğretmenler toplumsal ilerlemeye yaptıkları katkı oranında toplumsal statüye sahip olabileceklerdir. Buradaki "ileri toplum" nitelemesi elbetteki yalnızca ekonomik anlamda değerlendirilmemelidir. Yalnızca üreten ve tüketen bir toplum değil, aynı zamanda doğayla bütünleşmiş, yaşanabilir bir çevrenin oluşum ve gelişimine katkı sağlayabilen bir toplum, gerçek anlamda ileri olabilir.Bu niteliklere sahip bir topluma ulaşabilmek için ise, öncelikle toplumsal çelişkilerin giderilmiş, gereksiz çatışmaların aşılmış olması gerekiyor.
Her şeyden önce, günümüz Türk öğretmenlerinin genel özelliklerinin oluşumunda temel belirleyici faktör olarak işaretlenebilecek olan “edilgen” tavır ve tutum benimseme eğilimi, Türk eğitim sisteminin başlıca açmazı olarak karşımızda duruyor. Bilimsel olarak irdelendiğinde görülecektir ki; edilgenlik, teslimiyetçiliği ve sürü psikolojisini de beraberinde taşımakta ve bu özellikleriyle bilimsel 'eğitim' tanımının özüne ters düşmektedir. Konuya bu perspektiften bakıldığında, edilgenleştirilmiş öğretmenlerin halihazırdaki eğitim sistemi içinde kendilerini kopyalamaya yönelerek, toplumun diğer kesimlerini de 'edilgenleştirme' eğilimine girdikleri görülecektir. Türk eğitim sisteminin ana eksenini oluşturduğunu tereddüte gerek görmeden söyleyebileceğimiz “edilgenlik” kavramı; sonuçta toplumsal bir olguya dönüşmekte, Türk toplumunun edilgen, pasif, kolay yönetilip yönlendirilen, sömürülmeye ve köleleştirilmeye açık bir yapı geliştirmesine zemin hazırlamaktadır.
Edilgenlik, bir davranış biçimi olarak pratikte, güçlü ile zayıf arasında kurulan bir etkileşim türüdür. Bu ilişkide güçlü olan etkin olarak, kendi kurallarını diğerine dayatmakta, zayıf olana ise bu kurallara uymak düşmektedir. Burada, eşit olmayan, adaletsiz ve onursuz bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Bir başka ifadeyle sağlıksız ve dengesiz bir durum anlamı taşıdığı söylenebilir. Bu sağlıksız ve dengesiz durumların zincirleme reaksiyonlar halinde çoğalarak genelleşmesi gibi bir sonuç, eğitim sisteminin de katkısıyla bu gidişin sonunda kaçınılmaz olabilir. İnsan denilen akıllı canlı türünün tüm üyelerini kapsayacak ölçüde yaygınlaşarak genelleşecek olan bu dengesiz ilişki, doğal yaşamın sürmesi için gerekli olan doğal dengeleri, yani doğal yaşam döngülerini de bozmaya başlayacak, bu yeni sürecin ilerleyen aşamaları tüm canlıları tehdit eder boyuta uluşacaktır. Çünkü dengesizliğin kural haline gelerek süreğenleşmesi durumu, beraberinde bir başka kuralı daha getirecektir. Güçlü, etkin ya da baskın olan taraf güçlendikçe büyüyecek, büyüdükçe güçlenecek, hep daha fazlasını talep eder duruma gelecektir. Gitgide daha azgın, daha zorba ve daha kural tanımaz bir yapı geliştirerek içine düşeceği doyumsuzluk girdabında önüne gelen her şeyi yutup yok eden “kara delik” benzeri bir varlığa dönüşerek, toplumsal barışı bozacak, dolayısıyla da toplumsal ilerlemeyi durduracak ya da kesintiye uğratacaktır.
İnsanlık tarihinin “2000” dönemecinde, Dünya'nın bir çok siyasal ikliminde esmeye başlayan “küreselleşme” rüzgarı, böylesi bir oluşumun son aşamasını andırmaktadır. 19. ve 20. yy. sürecinde önce Avrupa'da, sonra da Amerika'da ekonomik ve teknolojik üstünlüğü ele geçiren sömürgen bir azınlık, toplumsal yapılanmada sömürünün gerçekleşmesi ve süregitmesi için gerekli olan zemini ve tüm koşulları içinde barındıran Kapitalist sistemi ve bu sistemin öngördüğü eğitim anlayışını toplumlara dayatmış, üstün ve baskın olmanın avantajlarından yararlanarak bu dayatmasında ısrar etmiş, karşılaştığı engelleri bir bir yok ederek “kıtasal” bir güç olmaktan “küresel” bir güç olmaya yönelmiştir.
Tüm Dünya toplumlarının tek merkezden yönlendirilip, yönetileceği, sorunsuz ve engelsiz bir sömürü mekanizmasının kurulmaya çalışıldığı bu yeni Dünya düzeni anlayışının Dünya hakimiyeti hayalleri kurduğu bu dönemde, Uluslar arası sermaye sahibi çok küçük bir azınlığın, insan havsalasını zorlayan boyutlarda devasa bir zenginlik ve güce eriştiğini görmekteyiz. Öylesine bir zenginlik ki, ABD'de yaşayan sermaye sahibi bir kişi tek başına, orta çaplı bir devletin bütçesine denk ekonomik güce sahip olabilmektedir.
Bu durumun fizik bilimindeki karşılığını bulmaya çalıştığımızda karşımıza “karadelik” olgusu çıkar. Bir yanda milyonlarca kişinin sahip olduğuna diğer yanda bir kişinin tek başına sahip olabilmesi, uzaydaki birkaç kilometre çapından daha öteye geçemeyen minicik bir karadeliğin, sayısız yıldız ve gezegeni içine çekmesiyle aynı şeydir. Bir karadelik çevresinde ne var sa, yakalayabildiği her şeyi yutar, yok eder. Yıldız, gezegen, uydu, meteor ya da toz bulutu, ne olursa olsun, bir karadeliğin çekim alanına giren hiç bir şey yutulup, yok edilmekten kurtulamıyor. Böylesine korkutucu bir oluşumun varlığı, insan bilincinde, evrenin sonunun nasıl olacağına dair gerçekçi bir senaryonun oluşmasına da olanak sağlamaktadır. Evrenin başlangıcı hakkında her şeyi bilmemiz şu an mümkün görünmüyor. Ancak sonunun nasıl olacağını artık büyük ölçüde biliyoruz.
Madde sürekli olarak içe çöküş halinde. Giderek sıkışan ve kütlesi artan madde bir aşamadan sonra karadeliğe dönüşüyor. İşte zamanla oluşan ve sayıları artan bu karadelikler evrendeki diğer maddeleri de yutup yok edecekler.
Fizik evrende öngörülen bu durumun bir benzeri de insanlık aleminde yaşanıyor. Ekonomik gücü ele geçiren bir küçük azınlık, diğerlerine ait ne varsa onları da talep etmeye, dolayısıyla da insanlığı yok edebilecek küresel bir savaşın zeminini hazırlamaya başlamış bulunuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
